HOMEOPATİ VE DİABETES MELLİTUS

Şeker Hastalığından (Diyabet) mustarip hastaların Homeopathic tedavisinde elde edilen gerçek olumlu sonuçlar sadece her vakanın dikkatli bireysel değerlendirilmesi ile elde edilebilir.  

Homeopatik yaklaşımda hastada görülen genel semptomların yanı sıra hastanın kendi bireysel yapısını doğru bir şekilde tespit etmek de çok önemli. Bir başka deyişle, Diyabetin Homeopati yardımıyla tedavisi- Homeopatide aynı Endokrinolojide olduğu gibi homeopat-doktorun ciddi mesleki yeterliliğini gerektirir. Şeker Hastalığında (Diyabette) kandaki şeker seviyesinin yüksek olması ve idrarda şekerin tespit edilmesi gibi belirtilerinin büyük homeopatik yapısal kompleksinin yalnızca küçük bir bölümü olduğunu da unutulmamalıdır. Tanının temelini oluştururlar, ancak uygun homeopatik tedavi için yeterli değildir.

Homeopatik tedavi için daha kapsamlı bilgiye ihtiyaç var- susuzluk, iştahsızlık, idrar miktarındaki artış, kilo değişimi, kuru ve kaşıntılı deri ve müköz membranlar gibi semptomlar, hastalığın başlangıcına ilişkin koşulların bir analizin, kalıtımı ve s. gibi. Ancak vakanın gerçekten derin bir şekilde incelenmesi ve bireyselleştirilmesi, organizmanın kötü sağlık, fizyolojik ve psikolojik özelliklerinin tüm tezahürlerini inceleyerek başarılabilir.

Ne yazık ki, halen akrabalarından ve komşularından kan şekerini düşürmek için “bitki” arayışında olan ve duyduğu her “bitkiden” fayda arayışında olan yüzlerce hasta var.

Çoğu saygın bilim adamı ve endokrinoloji uzmanı kan şekeri seviyesindeki azaltılmayı anjiyopati (damar lezyonları) ve nöropati (sinir hasarı) gibi komplikasyonların önleme veya en azından bu gelişimlerin geciktirilmesi önemli faktör olduğunun görüşünü savunmaya devam ediyorlar. Ancak, bir diğer karşı bakış açısı ise mikroanjiyopati (kapiler bazal membranın kalınlaşması) kan şekerinde kaydedilen (tespit edilen) artıştan daha önce oluştuğudur. Bu bakış açısı, şeker hastalığının sözde komplikasyonları, kan şekerinin artması sonucunda değil, aynı hastalığın unsurları olduğu anlamına gelir. Bu bakış açısı homeopati için de geçerlidir. Farklı ırk ve toplum ve tek yumurta ikizleri üzerinde yapılan klinik çalışmalarda ortaya çıkan sonuçlarda kandaki şeker miktarının düşürülmesi tedavisi bu hastalıkta ortaya çıkan vaskuler komplikasyonların önlenmesi için yeterli değil.

Dahası, antidiyabetik diyet ve tedaviyle koroner kalp hastalıklarının görülme sıklığı ortalamanın üzerinde olabilir. Homeopatik diyabet tedavisinin odak noktası, hastalık gidişatının stabilizasyonu, patolojik bulgularının önlenmesi ve tedavisidir. Aynı zamanda, glisemi ve glukozüri düzeyindeki düşüş, homeopatik tedavinin doğrudan ana amacı değildir ve bu göstergeler homeopatinin etkinliğini belirlemez. Bir diğer şey ise, homeopatik ilaçların uygun bir şekilde seçilmesiyle birlikte, hastaların genel durumunun ve çeşitli şikayetlerin iyileşmesi ile elde edilir ve bunların sonucunda kan şekeri ve idrardaki şeker düzeyi de azalır. Bu bakış açısı sadece diyabet hastaları için değil, modern tıp doktoru  (endokrinologlar) için de anlaşılması çok zor. Homeopatinin etkililiği, hastanın sadece biyokimyasal göstergelerin istikrarını değil aynı zamanda genel sağlık ve psikolojik durumunun da iyi ve dengeli olmasını gerektirir. İnsüline bağımlı hastalıklardan (tip 1 diyabet) bahsediyorsak, evet – insülinle hastalar hayatta kalıyor, ancak diğer tedavi yöntemleri artı olarak bu hastalara daha iyi yaşam kalitesi sunuyor diyebiliriz. Ne yazık ki, insülin tedavisi, birtakım komplikasyonlara (yan etkilere) neden ola biliyor. Bunlardan, şeker seviyesinde aşırı ve keskin bir düşüş (hipoglisemi). Şeker hastalığının ilerlemesi ile, kontrinsüler hormonların salgılanması (insülin antagonistleri gibi davranır) bozulur. Hipoglisemi atakları (kan şekerinin normalin altına düşmesi) zaman ilerledikçe daha şiddetli ve uzun sürüyor ve tespit edilmesi ise gittikçe zorlaşıyor. İnsülin alerjisi gibi bir olay ortaya çıktı (Neyse ki çok nadiren görülür).

Tip 1 diyabet ortaya çıktığında, insülin aktivitesine bağlı olarak, çoğu β hücresi (insülin üreten pankreas hücreleri) bir yılda ölür, geri kalan hücrelerin ömrü ise birkaç ay veya on yıllarca sürer (son yıllarda yaşlılarda da pankreasın otoimmünite sürecine bağlı yeni teşhis konmuş tip I diyabet vakaları tespit ediliyor). Dolayısıyla, homeopatinin görevi, kalan β hücrelerini korumak, insülin salınımın dengelemek, psikolojik olanlar da dahil olmak üzere diyabetojenik faktörleri azaltmak veya ortadan kaldırmaktır. Teorik olarak, bazı modern araştırmalara göre progenitör hücrelerden yeni β-hücrelerinin ortaya çıkış sürecini de konuşmak mümkündür. Fakat bu konu hala tartışmalı. β-hücrelerin muhafazası ketoasidozun (idrarda asetonun ortaya çıkışı ile diyabet komplikasyonları) önlenmesi bakımından önemlidir çünkü yağ dokusunun hızlı lipolizini (bölünmesini) engellemek için asgari miktarda insülin yeterlidir.

Tip II diyabet (insülinden bağımsız) ile ilgili olarak, homeopatik tedavinin olası amacı, vücudun organlarının ve dokularının insüline normal tepkisini sağlamak için hasar gören insülin reseptörlerinin blokajını kaldırmak veya onarmaktır. Homeopatik metodoloji, insülinden bağımsız diyabette görülen böbrek patolojisi, arteriyel hipertansiyon, progresif ateroskleroz gibi risk faktörlerinin tedavisini mümkün kılıyor. Yakın zamana kadar, tip II diyabet, yalnızca yaşlıların bir problemi olarak kabul edildi. Lakin, modern araştırmalar, çocukların% 8-45’inde diyabetin otoimmün kökeninin olmadığını kanıtlıyor.

Bu nedenle, böyle durumlarda sadece genel durumu iyileştirmek değil aynı zamanda homeopatik tedavi de mümkündür. Tip II diyabetli çocuklarda obezite ve idrarda şeker tespit ediliyor, ancak genellikle idrar aseton içermez. Açlık, susuzluk ve aşırı miktarda idrar çıkışı belirtileri olmaya bilir veya çok azdır.

Ayrıca diyabetin “komplikasyonları” olarak adlandırılan durumların homeopatik tedavisi hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Vücuttaki aşırı glikoz moleküllerinin protein moleküllerine yapışıp işlevlerini engellediğine inanılmaktadır. Aynı etki hemoglobin ile de olur, doku hipoksisi gelişir ve diyabet öncesi göstergelerden biri ortaya çıkıyor – buna glikolize hemoglobin (HbA1c) adı verilir. Homeopatik tedavi ve yaşam tarzı değişiklikleri diyabet gelişme olasılığını önemli ölçüde azaltabilir ve bu da pediatride glikolize hemoglobin (HbA1c) düzeyinde azalma ile doğrulanır.

WhatsApp
Yardımcı Olabilir miyim?
Merhaba, size nasıl yardımcı olabiliriz?